Ağu
02Bir Anı - Çaresiz, Yolda Kalmışa Yardım Etmek
Etiketler : akrabaya çaresize, Av. Meral Öncül, baklava peynir kavurma, bal pekmez, Çaresiz, çeşit çeşit börek, ceviz, Keskin ilçesini, nereye gittiler, özgürlüğüne kavuşma gayretinde olanlara malını seve sev, Şimdi nerede o güzel insanlar, taze kaymak, Taze sütler, yetime, yoksullara, yolda kalmışa, Yolda Kalmışa Yardım Etmek
Geçtiğimiz günlerde site üzerinden bir soruyla irtibata geçtiğim ziyaretçimizden aldığım bir yaşanmış hikayeyi kendisinin müsadesini alarak sizlerle paylaşıyorum. Yayımlamam biraz uzun sürdü, bunun nedeni biraz iş yoğunluğu malesef. Hikaye sahibi Meral Hanıma huzurlarınızda teşekkür ederim…
Bize ne oldu ?
Size bu yazdığım hikaye gerçek bir hayat hikayesidir. Ben 15 yaşımdaydım. 1967 yılı ağustos ayında rahmetli babam annem ve 3 kardeşimle birlikte Kırşehir’den Ankara’ya dönüyorduk. Babamın o tarihlerde pek herkeste olmayan özel arabasıyla seyahat ediyorduk.
Kaman ilçesini geçmiştik yolda arabanın lastiği patladı babam arabayı durdurup lastiği değiştirdi, yaklaşık 200-300 metre daha gittik. Arabanın bir lastiği daha patladı, bu sefer hepimiz kalakaldık, başka yedek lastik yoktu.
Önümüzdeki tepenin arkasından güneş batıyordu, babamın yüzünün çaresizlikten kalakaldığını hala hatırlarım. Genç karısı ve yaşları 15,13,8 yaşında olan 3 kızı ve 10 yaşında olan oğlu yani 4 çocuğu ile dağ başında ıssız bir yolda kalakalmıştık. Ben babamı ömrümde hiç bu kadar endişeli görmemiştim.
O zamanlar şimdiki gibi yollar araba dolu değildir, kim bilir kaç saat sonra bir araba geçecekti? Hepimiz çaresizlik içinde bakakalmıştık …
Tam o sırada güneşin battığı yönden sırtında abası ve koyunları ile birlikte bir çoban sol karşı yandan geliyordu.
Babam çobanı görünce kendisi çobana doğru yürüyerek gitti bir müddet konuştular.
Sonra çoban hızla koyunları ile tepenin arkasında kayboldu bir müddet daha zaman geçti. Artık alacakaranlık çökmüştü. Ve hızla hava kararıyordu. Hava karardıkça babamın ve annemin endişeleri artıyordu. Bizi arabaya bindirdiler, sonra ileriden çobanın gittiği yönden bir eski zaman cipinin ve bir traktörün geldiğini gördük.
Gelen o çobanla çok ağır oturaklı yaşlıca bir adamdı. Babam adamlarla konuştu.
Biraz sonra bizim arabayı traktörün arkasına bağladılar ve annem ve biz çocuklar cipe bindik. Diğerleri traktöre bindiler biz önde onlar arkada bir müddet gittik ve bir köye geldik.
Toprak damlı bir kürt köyü idi. İnsanların önemli bir kısmı sarışındı. Bizi karşılamaya gelen ağırlığı olan yaşlıca beyin evi imiş. Evin halkı bizi dışarıda karşıladı. Şimdi ismini hatırlamadığım bu bey bu köyün ağasıymış, çobanda onun ve köyün çobanıymış Çoban bizim yolda kaldığımızı köyün ağasına söylemiş ve onlarda yolda kalan tanımadıkları çaresiz insanlara sahip çıkmak için bizi almaya gelmişlerdi. Şimdi bize evlerini ve sofralarını açmışlardı. Köyün ağası bize hemen bir kuzu kestirdi ve rüyada görsek inanamayacağımız bir sofra hazırladılar. Sofrada yok yoktu ben hayatımda böyle bir şey hiç yaşamamıştım, tam anlamıyla şok olmuştum.
Kuzu kavurma , pilav ,dolmalar, sebzeler , börekler, gözlemeler mantılar sofraya biri gidiyor biri geliyordu. Bir köyde böyle bir sofra kurabileceklerine görmesem inanmazdım. O gün ava gidip çulluk ve tavşan avlayan ağanın çocuklarının av etlerini ev sahibi babamla pişirdi. Sonra uyku vakti bize öyle bir yün döşekler serdiler ağanın gelinlerinin çeyizinden çıkan ve daha hiç kullanılmamış kanaviçe ve dantel işlemeli yatak takımları bize hazırlanmıştı, yün yatakların yerden yüksekliği şimdiki karyolaların yüksekliği kadardı. Gece ıssız bozkırın havasıyla öyle güzel uyumuştuk. Babam sabah çok erken köy ağasıyla keskin’e gidip lastikleri yaptırmış ve yeni gelmişti. Tüm köy halkı bize geçmiş olsuna gelmişti ve gelenlerin eli boş gelmemişti. Sadece ev halkı değil tüm köy halkı bizse öyle bir sofra kurmuşlardı ki anlatamam. Sadece kuş sütü eksikti, sadece haşlanan ve soyularak sofraya getirilen yumurta söyle kocaman bir börek tepsisinin içine konulmuştu. Mübalağa değil yüz yada yüz elli tane kadar yumurta vardı, ikramlar öyle çoktu ki !… şaşkınlığımızdan yiyemiyorduk. Taze sütler , taze kaymak, bal pekmez, ceviz, çeşit çeşit börek, baklava peynir kavurma vs vs bir sürü şey her birinden bir parça bile yesek hepsini tadamazdık Sonra bizi Ankara asfaltına kadar uğurladılar. Ben abandone olmuştum. Ve ben işte o zaman yurdumun insanına bir kere daha aşık olmuştum.
Seneler sonra Kur’an’ı incelediğimde “akrabaya çaresize, yetime, yolda kalmışa, yoksullara, özgürlüğüne kavuşma gayretinde olanlara malını seve seve verenlerin takva sahipleri olduğunu” (Bakara 177) okudum. İşte o köy halkının hepsi böyle takva sahibi idi hepsi neyi varsa bizimle paylaşmıştı.
Şimdi nerede o güzel insanlar , nereye gittiler ?
10.04.2007
Av. Meral Öncül






aklımdan bir sürü şey geçti okurken bu anıyı. bi an dedim ki şehirde insan ne hale geliyor.. ama ardından yaşamadığım ama yakın zamana dair duyduklarım geldi. bu hatıra mükemmel bir örnek. bu kadar olmasa da var böyle insanlar hala. ama bunların şehirde olmamasının suçu şehirde değil. şehirde yaşayan insanın benzemeye çalıştığı şeyde. biz eğitim görmeye veya ne biliyim para kazanmaya diye şehre geldiğimizde, o köyümüzdeki halimizi, anlayışımızı unutuveriyoruz. veya şehirdeki o farklı, kimsesiz hayat cazip geliyor belki. insanları yalnızlaştırmak üzere kurulmuş yeni sosyal düzene uyup, tek başına ömrünü tüketen öyle çok insan var ki.
insanlar yalnızlaşıyor ve güven azalıyor. herkes kendisi için yaşamaya başlıyor ve kesesini dolduran, nasibini paylaşmayı aklına bile getirmiyor. öyle bir anlayış yerleşiyor ki; rızkın kimden geldiğini unutup, “ben kazandım niye ona vereyim”e dönüşüyor işler. ve işte o anda kopuyor olay. kiminin imtihanı parayla oluyor, az kazanmakla. az kazanan sıkıntıya düştükçe, çok kazanana karşı hırslanıyor. ahlaki çöküntü de cabası. bunlarla oluşan hırsızlık vs de güvensizliği perçinlerken insanların birbirinden kopuş süreci ve yardım etme, paylaşma anlayışı yok oluyor. sonra bu metropolitan insanları çocuk sahibi olup da, çocuklarını kreşe gönderdiklerinde, çocukları oyuncaklarını diğer çocuklarla paylaşmayınca üzülüyorlar. trajikomik bir döngüdür bu sanırım.
hanımefendi demiş ya yazısının en sonunda bunca hizmetin takva sahiplerinin işi olduğunu; işte meselenin can alıcı noktası tam da budur kanımca. bahsettiğimiz topraklar anadolu toprakları. hepimiz anadolu insanının ne kadar yardımsever, misafirperver vb sıfatlarla anıldığını biliriz. bu sıfatları nasıl haketmiş bu insanlar düşündünüz mü hiç? nasıl bir kültür var ki, nasıl bir ahlak anlayışına sahipler ki kendileri için kullanmaya kıyamadıklarını hiç tanımadığı misafirlerine çıkarıp serebiliyorlar?! işin kaynağını iyi düşünmek ve analiz etmek lazımdır. neye dayanarak böyle davranıyorlar? biz yeni nesil, bu davranışları unutmuş olanlar, onların sahip olduğu birikimin neresinden mahrumuz ki yapamıyoruz onlar gibi? kimin sözlerini uygulayınca olunur “medeni”?! ve kim size “uygarlaşma” yolunu gösterirken yalnız küçük ve köhne dünyalara hapseder her birimizi? bir düşünün derim dostlarım…
karanmsar olmamak lazım vardır belki hatta belki değil illaki vardır yine öyle insanlarda biz bilmiyoruzdur…Rabbim öyle insanlarla karsılaşmayı nasip etsin…
her zaman herşey için sonda olsa bir umut vardır hiç bitmeyecek bir umudunuz olsun sadece umutlu olursanız içindenizki düşünce gerçekleşir
evet emin olun öyle insanlar hala var.Ama o insanlarla karşılaşmak gerçekten zor metropol dediğimiz ve gururlandığımız bu şehir de bulmak daha da zor çünkü bu tarz şehirlerde insanlar değil yardım severlikten bazen insanlıktan bile çıkabiliyorlar.Eğer o insanlarla karşılaşmak istiyorsanız kibirin,hırsın olmadığı yerlere gidin ve emin olun karşınıza birileri çıkacaktır. (yani dağların doruklarına)
Hiç uzakta aramayın öyle insanları. Her zaman varlar dı hala da var lar. Ben bi Adıyamanın Kahta ilçesinin Köyüne gittim Aynen Sahabe hayatı yaşıyorlardı. Takva sahiplerini en çok orada gördüm. Tavsiye ederim çok güzel ve maneviyat dolu bir yer. Orada Ruhun gıdasını çok rahat alabilirsiniz. Galiba adı Durak köyü idi…