Bir Bahar Masalı - Hikaye
Saatin akrebi yelkovana değdiğinde belirir hep aynı görüntüler gözlerimin önünde. Anlatamam kimseye… Bekler dururum öylece… Bir şeyler gösterip isteklerimi sorarlar o değil midir diye… Kimse bilmez, kimse anlamaz içimdekileri… Ben beklerim durmadan… Gerçi beklemek durağan bir haldir ama bir yerden sonra, hayat akıp gidince ve sen geride kaldığını hissedince durmadan bekler insan.
Boşa mıdır tüm bu bekleyişler? Sorarım kendime sürekli cevabı olmayan soruları. Cevapsız sorular ummana karışır. Cevaplanacakları günü beklerler Sokrates’inkilerin yanında.
Boğazın sakin bir tarafına gideceğim en kısa zamanda. Yalnız… Bir banka oturacak ve sorular soracağım. Hayatı ne kadar boş yaşadığıma, hak etmediklerim için duyduğum pişmanlıklara dair sorular soracağım kendime.
Kimse birbirini anlamazken, ben herkesi ne kadar yanlış anladığıma şaşıracağım orda. Beklediğim, hayatımı kolaylaştıracak çözümün gelmesini umacağım belki çözümü kaybederken…
Hatalarımın telafileri nerelerde diye bakınacağım denizin dalgalarına. Hiçbir şeyi bilmeden yaşamanın ne kadar zor olduğunu tekrar kabul edeceğim. Hayatın bir şans oyunu olduğunu… ve niyeyse bana hiç piyangonun vurmayışını… karşıda gördüğüm yalılarda yaşamayı hayal edeceğim sonra. Ama hemen ardından masallara inanma yaşımın geçtiğini hatırlatacağım kendime. Sonra kendime daha basit bir masal uyduracağım.
O gün çok önceden planladığım bir şeyi yapmak için önceden hazırlamıştım her şeyi. Herkese bir yerlerde bir işim olduğuna dair laflar anlatılmıştı. Arabayı kendim için tahsis etmiştim. Onu hak edebilmek için önceden yaptıklarım ve daha sonra yapacaklarım, hepsi o gün içindi.
Hazırlandım. Yanıma bir tek çantamı ve müzik dinlemek üzere hazırladığım aletimi aldım. Cep telefonu evde unutulacaktı. Toparlandım ve çıktım evden. Bindim arabaya. Oldukça sıcak bir gündü. Camları açtım, yavaş yavaş koyuldum yola. İnsanlar sıcak dinlememiş yollara dökülmüştü.
Yine çok iyi bir günümde değildim. Ana yola çıkınca ilk ışık kırmızıydı. Erken hüküm vermek istemedim. Devam ettim. İkinci de kırmızı… Devam ettim üçüncü de aynı… artık sinirleniyordum. Işıktaydı gözüm yeşile dönsün kökleyecektim gazı. Ve işte yeşil… Gaza asıldım. Son anda fark ettiğim adama çarpmamak için ani bir fren gerekti. Sadece adamla göz göze gelmiştik ve ona değmek üzereyken durabilmiştim. Ama bu olamazdı. Gördüklerime inanamadım. Az önce çarpmak üzere olduğum adamın aslında beklediğim adam olduğunu ve hayatımda hiç olmadığım kadar pişman olacağım bir şeyden kıl payı kurtulduğumu o an bilemezdim. Hemen arabadan indim ve yanına gittim. “İyi misin? Bir şey olmadı değil mi?” . “İyiyim, bir şey olmadı.” .” Çok özür dilerim. İnan çok kötü hissediyorum kendimi. Arabayı kenara çekeyim bekle beni.” “Peki”
Kendime sayıp sövüyordum arabayı çekerken. Hemen indim arabadan ve “Bir işin var mı? Kusura bakma panik oldum baya eğer işin yoksa sana kendimi affettirmek ve bu şoku atmak isterim” “Evden bir şey almak için arabamdan inmiştim. Bir toplantıya gidecektim. Beni burada bekle hemen geleceğim.” “Peki…”
“Hem de evinin önünde” diye düşündüm. Kendime kızgınlığım birkaç kat daha arttı. Bekliyordum ama yaptığımdan çok da emin değildim. Sanki gitsem daha iyi olacaktı. Planlarım altüst olmak üzereydi. Hem de daha üçüncü ışıklardayken… Ben kendimle savaşırken, arkamdan gelen sesle irkildim. Evet, gelmişti. “Nasıl affettireceksin kendini?” diye soran ve gülen bakışlar biraz içimi rahatlatmıştı… “Arabaya bin yolda anlatıyım vakit kaybetmeyelim, hem dışarısı bayağı sıcak” derken arabaya doğru yönelmiştim bile. “Binmesem!…” içimden kopan “Hayııııırrr” çığlıklarını bastırarak ona doğru baktım. Evet ya, doğru, az önce bu arabayla ona çarpıyordum neredeyse. Ama o her şeye rağmen sadece espri yaptığını belirterek arabaya bindi. Koltuğu geri kaydırarak hayatımda var oluşunun ilk işaretini bıraktı. Hemen arabayı çalıştırdım ve yavaşça kalktım. Çok daha temkinli gidiyordum artık. Bir süre sonra aklıma dışarıdayken bahsettiği toplantısı gelmişti. Sorduğumda eve gittiğinde aradığını ve bir kaza geçirdiğini ve gelemeyeceğini söylediğini anlattı. Bir taraftan suçlu hissediyordum kendimi ama bir yandan da hoşuma gitmişti.
Tekrar tekrar özür dilemekle meşgulken ben, o lafımı kesti ve.” Bir anda o kadar hızla kalkarak nereye varmak istiyordun?” diye sordu. Hafifçe gülümsedim. “Bugün uzun zamandır yapmayı planladığım bir şeyi yapmak üzere çıktım evden. Kimse bilmiyor ne yapacağımı. Bugünü ayarlayabilmek için çok uğraşmıştım ama öncelikle hava çok sıcak ve sonra yine şanssız bir gün olduğunu düşünüyordum o an. Yola çıktığımdan beri tüm ışıklar beni görünce kırmızıya döndü, ki görüyorsun hala kırmızıda bekliyoruz” diyerek ışıkları gösterdim. O da güldü. “Ama o ışıklara takılmasaydın ben daha arabamı park ederken önümdeki yoldan geçecektin ve birbirimizi görmeyecektik. Belki bu da şanstır olamaz mı?” “ En azından sana çarpmamak benim için şans buna eminim. Yoksa yaşayacağım suçluluk, vicdan azabı ve pişmanlığı şimdi bile hissedebiliyorum”.” Ama şuan buradayız” “ Çok şükür…” “ Peki bugün kimseye söylemeden yapmak istediğin şey neydi?” “ Aslında basit bir şey. Boğaza gitmek istiyordum. Sakin bir yerde, bir banka oturup hayatımı, umutlarımı, kaçırdıklarımı falan düşünecektim. Müziğim bile hazır. Hatta kimse ulaşamasın diye cep telefonumu evde unuttum.” Güldüm. “ Ama şimdi madem ben suçluyum az kalsın olmadık bir şey yapacaktım, az önce söylediklerimi unutuyorsun ve ne yapacağımızı sen söylüyorsun.” Bir kahkaha attı bu son sözümün üstüne. “Arada bir atlayayım ben böyle yollara o zaman. Güzel oluyormuş. Eh düşünelim bakalım nereye gidebiliriz.” Bir süre sessizce düşündü. Ben de yavaş yavaş yoluma devam ettim. “Şimdi ben nereye gideceğimizi tam söylemeyeceğim, sadece tarif edeceğim sen de itiraz etmeden gideceksin anlaştık mı?” “ Tamam bugün patron sensin ne dersen o!” “Peki o zaman önce otoyola çıkalım uygun bir yerden lütfen.”
İçimden bir ses bugünün güzel geçeceğini söylüyordu. Tamamen ona teslim olmaya karar vermiştim. Diyordum ki; eğer Allah onu karşıma çıkardıysa –ne şekilde olursa olsun- ben de itiraz etmeden istediğini yapmalıydım.
Sohbet ede ede söylediklerini yapıyordum. Otoyola çıkmıştık. Bu arada şoförlüğümü de övmekten geri kalmadı. “Agresif olmadığında gayet güzel kullanıyorsun.” dedi. Birkaç ay önce aramızda geçenleri düşünmüyordum hiç. O da düşünmüyormuş gibi görünüyordu. Sonra beni Beykoz’a çıkardı ve ara sokaklara soktu. Zaten hiç bilmediğim yerlerde iyice tersim dönmüştü. En son döndüğümüz sokağın başındaki tabela aklımı başıma getirmişti.
“İşte geldik” dedi. “Burası o bahsettiğin yer” “Manzarası boğaz kadar iyidir, ayrıca bir yandan bir şeyler yiyip içebilirsin de burada.” Diyerek güldü. İçeri girdik. Gerçekten boğaz kadar güzeldi, hatta daha güzeldi. Buranın müdavimiydi galiba birkaç kişiyle selamlaştı ve kenarda bir masaya yaklaştı. Oturduk. Bir süre eskilerden konuştuk. Ben çok fazla şey hatırlamıyordum. O ise hiçbir şeyi unutmamışçasına anlatıyordu. Sonra “Ne içersin?” diye sordu ve Türk kahvelerimizi getirmek için kalktı yanımdan.
Her şey benim planladığımdan çok farklı gelişmişti. Ama bu daha güzeldi. Boğazda, bir bankta, hayatıma bakacaktım ve hiç mutlu olmayacaktım. Hep eksikleri görecek iyice bunalacaktım. Şimdiyse nasıl olduğunu hala anlayamadığım bir şekilde buradaydım.
Elinde kahvelerle masaya doğru yaklaşırken bana bakıyordu. “İstersen daha fazla konuşmayım. Biliyorum bana patron diyorsun ama tüm planını mahvetmek istemem. Daha güzel -ve biliyorum ki- daha önceden gelmediğin bir yere getirmek istedim seni. İstersen hiç konuşmadan böylece oturabiliriz.” Hiç böyle düşünmüyordum ama bu şekilde söylemesi hoşuma gitmişti. “Peki…” dedim. Manzaraya baktım bir süre. Gerçekten çok özlemiştim. Sonra kahvemden bir yudum aldım ve “Sen bugün olanları nasıl değerlendiriyorsun? Yani bence çok ilginç gelişti her şey. Hiç hesapta yokken buradayız.” . “Benim kadere inancım sonsuzdur. Ve bazı şeylerin işaret olduğunu düşünürüm hep. Rüyalar, kazalar, aksilikler veya düzgün giden şeyler… Her şey belli bir düzene göre işliyor. Onun için yaşadıklarımdan pek şikayet etmem, bilirim ki arkasından gelecek bir şeyler var.” Çok doğru söylüyordu. Ben uzun zamandır hayatın bu tarafını göremiyordum. “Bence susmak benim içimdeki düğümleri çözmez ama sen şimdiden beni rahatlatmayı başardın.” Gülümsedi. “İşte bugün bana bunun için az kalsın çarpıyordun, ama çarpmadın. Çünkü ben bugün senin için bir şeyler yapmalıymışım. Ben de toplantıya gideceğimi zannediyordum ama buradayız, beraberiz. Ve bunun bugünlük bir karşılaşma olmadığını zannediyorum. Belki bu zan değildir bir arzudur. Daha o kadarını çözemedim. İnsanım ben de sonuçta, zamanla yerleşecek bazı şeyler ama şunu biliyorum” dedi ve durdu ceplerine baktı. “Arabada unutmuşum” dedi kalktı. Hiçbir şey anlamamıştım bundan işte. Bir şey söylüyordu yarıda kesti ve kalktı. Korkmuştum, bu kadar mıydı hepsi? Arkasından bakıp kalmıştım. Çıktı ve gitti, gözden kayboldu. Canım sıkılmıştı. Döndüm manzaraya. “Fazla güzeldi canım, tabii ki bu kadar güzel şey çok uzun sürmez hatta belki hiç olmadı” diye saçmalamaya başlamıştım bile. Arkamda bir öksürük duyunca hafifçe döndüm. Arabanın anahtarını uzattı, gülüyordu. Aldığını fark etmemiştim bile. Elinde bir minik kağıt ve bir demet çiçek vardı. “kağıttaki numaram, ararsan çok sevinirim. Çiçekleri de bugün bana çarpmadığın için” deyip göz kırptı. Ben de güldüm. Bu hiç beklemediğim bir durumdu. Teşekkür ettim.
“Önceden konuştuklarımızı hatırlıyorsun değil mi?” diye sordu. “Evet” dedim. Eğer o zaman fırsat verseydin seni yine buraya getirmeyi planlıyordum ama bu kadar güzel bir gün geçirmezdim o zaman herhalde. Plansız şeyler daha tatlı oluyor. Şimdi müsadenle seni son bir yere daha götürmek istiyorum. Saat ilerliyor. Madem kimse nerede olduğunu bilmiyor, çok da geç kalmayalım, merak etmesinler.” Gülümsedim sadece. Çıktık oradan. Arabaya doğru gidiyorduk yani ben arabaya bineceğiz sanıyordum ama elimi tuttu “Hayır yürüyeceğiz, çok yakında.” Diyerek beni çekmeye başladı. Hızla sokaklar geçiyorduk. “Çok mu acelemiz var?” diye sordum. “Aslında yok ama gidince niye daha çabuk gelmedik buraya diye bana kızacaksın” diye cevap verdi. İyice meraklanmıştım. Adımlarımı sıklaştırdım yetişebilmek için. Bir çiçekçinin önünde durduk. Küçük bir dükkandı. Şirin bir yerdi ama buraya mı çabuk gelmek isteyecektim diye düşündüm. Yüzüme baktı ve “Hemen karar verme” dedi.
Selam verdi içeri girerken. Arka taraftan bir yaşlı teyze çıktı. Adviye teyze… Uzun zamandır tanışıyorlardı belli ki. Biraz sohbet ettikten sonra “adviye teyze” dedi bana baktı ve teyzeye döndü kaşlarını kaldırıp şirince gülümsedi. Adviye teyze “ Hadi bakalım yaramaz şey telefon edip de bir demet çiçek isteyince anlamıştım geleceğini. Eğer buraya kadar geldiysen vardır bir bildiğin, geçin hadi izin çıktı” dedi. Elimi daha sıkı tuttu ve beni dükkanın arka tarafına götürdü küçücük bir kapıdan geçtik. İşte şimdi cennetteydik. Belki dünyadaki en güzel bahçeydi burası. Pembenin, morun, kırmızının, mavinin, yeşilin en güzel hali bu bahçedeydi sanki. Çardaktan mor salkımlar sarkıyordu. Güllerin buram buram kokusu insanı masaldaymış gibi hissettiriyordu. “Burası cennet değil mi? Sana çarptım ve ikimiz de öldük değil mi? Lütfen gerçeği söyle” dedim. Gülüyordu. “Hayır tamamı gerçek dedi ve bir hercai menekşe kopardı. Yakama takarken “Gerçek olduğunu anlaman ve her zaman da hatırlayabilmen için” dedi. Büyülenmiştim. Bir ona bakıyordum, bir bahçeye…
Bir süre konuşmadan oturduk. Saatine baktı sonra. Gitmek vaktinin yaklaştığını anlamıştım. Gitmemek için yalvarabilirdim o an, ama biliyordum ki o da buradan ayrılmaya hiç hevesli değildi. “Gitmemiz lazım” dedi sadece. Kalktık tekrar minik dükkana girdik. Adviye teyze yüzündeki huzur verici gülümsemesiyle “En güzel zamanında geldiniz “ dedi ve bana dönerek “ Küçük hanım çok şanslısınız, bu menekşe uzun zamandır böyle bir yere yerleşmeyi bekliyordu.” Dedi ve beni alnımdan öptü. Eğildim elini öptüm. “ Burası cennet gibi. Böyle bir yere sahip olmak çok güzel olmalı.” Dedim. Adviye teyze döndü “Senin gibi bir hanımefendiye sahip olmak da çok güzel bir duygu olmalı” dedi. Yüzümün kızardığını hissettim. Adviye teyzeyle vedalaşıp dükkandan ayrıldık. Arabaya doğru yürüdük hiç konuşmadan. İkimizin yüzünde de huzur ve mutluluk dolu bir gülümseme… Arabaya binip yola çıktığımızda Adviye teyzeyle tanışıklıklarının ne zaman ve ne şekilde başladığını anlattı bana.
17 yaşındaymış buraya ilk geldiğinde. Adviye teyze yokmuş o zaman dükkanda, eşi Zahid amca varmış. Anneler günüymüş. Hediye almadığı için buradan geçerken annesine çiçek almak için girmiş bu dükkana. Zahid amcayla epey uzun bir süre muhabbet ettikten sonra çıkabilmiş ancak dükkandan. Sonra bu tarafa her geldiğinde uğramış. Hatta bir süre sonra sırf onlar için buraya gelmeye başlamış. Ama yaklaşık iki yıl önce Zahid amca vefat edince dükkana ve bahçeye Adviye teyze bakmaya başlamış. O bahçe onların aşklarının bahçesiymiş ve bu zamana kadar oraya giren dördüncü kişi benmişim. Bunu duyunca Adviye teyzenin sözlerini daha iyi anlamıştım.
Evinin önüne geldiğimizde her şey için teşekkür ettim ve tekrar af diledim. “ Bana çarpmadığın için teşekkür ederim. Bir daha öyle deli çıkışlar yapma ama bugünkünü iyi ki yaptın” dedi. Gülümsedim. Güzel dileklerle ayrıldık.
Eve döndüğümde artık her şey çok daha güzel geliyordu bana. Her şeye bakışım değişmişti. Bir musibet bin nasihatten iyidir sözü yerini bulmuştu yine. Ama bu sefer musibet, nasihatin ötesinde ders vermişti. Çiçekleri bir kısmını kurutmak üzere ayırdıktan sonra vazoya koydum. Menekşemi yakamdan çıkarıp en sevdiğim kitabın arasına yerleştirdim. Kağıdı üzerindeki numarayı telefonuma ve zihnime kaydettikten sonra cüzdanımın tenha bir köşesine yerleştirdim ve hayatıma yenilikleri, güzellikleri ve özel anlarla renk kattığı için Rabbime şükrettim…
Bu yazılarda ilginizi çekebilir...
| Etiketler: bir bahar masalı, Büşra Öztin hikayeleri, en güzel hikayeler, Hikayeler, özgün hikayeler, yağmur ve menekşe |
15 Nisan 2008 - 09:23 tarihinde eklenmiştir.
işte beklediğim hikaye geldi.çoookk teşekkürler ;)
15 Nisan 2008 - 13:29 tarihinde eklenmiştir.
Sen nerden biliyodun bi fabesu? okumuşmuydun önceden ?
15 Nisan 2008 - 16:37 tarihinde eklenmiştir.
okumuştum ve çok beyenmiştim hatta ilk hikayeyi görünce ardından bunun eklenmesi düşüncesindeydim öylede oldu bence çok güzel oldu :)
15 Nisan 2008 - 17:17 tarihinde eklenmiştir.
henüz 14 yaşındayım ama yazdınız yazıları hep okuyorum ve çok beğeniyorum tabi sizide çok yakışıklısınız:)
03 Haziran 2008 - 13:36 tarihinde eklenmiştir.
gerçekten güzel bi hikaye yazanların yürekelrine kalplerine sağlık…